Kahve -yi Avrupa’ya Biz Götürdük, Geri Getiremedik

yazar: can
kahve ve keçi ilişkisi

Tanıştırayım; huzurlarınızda Bovidae familyasından, caprinae gillerden capra. “Capra aegagrus” Yani boynuzlugillerden gelen bir memeli: “keçi
Neler şaçmalıyordum? Gelin açıklayayım. Bu gün içtiğimiz kahveyi kime borçluyuz dersek, işte bunun cevabı bir keçi.

Yıllardan 850 gibi bir dönemken, Etiyopya’nın Kaffa bölgesinde “Kaldi” adında bir çoban, keçileri gütüyordu. Sonra keçi inatçı mı inatçı. Çoban ne yapsa da çalılıklara dalmasına engel olmak pekte kolay olmasa gerek.

Kaldi çalılıkların arasında bu keçilerin yediği meyvenin onları bir dinç yapması karşısında oldukça şaşırmış olacak ki; yıl 850 olmasına rağmen ismini buralara yazabiliyoruz.

Şaşırması sonucunda olan tam da sizin tahmin ettiğiniz gibi olmuş. O da ağzına birkaç tane atmış ve duyduğu enerji ve dinç durumdan oldukça memnun kalmış. Redbull kanatlandırır mı bilmem ama bizim Kaffa pek bir kanatlanmış.

Keçiler Keşişlere Bayrak Devri

Keşiş ne demek bilmeyenler için kısa bir özetleyeyim. Keşiş, Hristiyanlık döneminde içinde din maneviyatını fazlasıyla yaşayan, kendini manastıra inzivaya çekmiş kadın yada erkek. Burada belki bir dip detay, hiç evlenmemiş ve evlenmeyecek kişiler.

Bayrak devrine geçmeden önce küçük bir detay daha vermek gerek, kadın sayısı; erkek sayısından hep fazla olduğu için aileler tarafından evlilik için parası olmayanlar kız çocuklarının manastıra inzivaya çekilmesinden mutlu olurlardı ve yollarlardı. Bu detayı neden verdim?

keşiş kahve ilişkisi

Yani şu iki paragraf açıkça anlatıyor ki bizim bu keşişler öyle tontiş, tatlı ve huysuzluktan uzak kimseler değiller. “Gözünün üstünde kaşın var” deyimi bana hep saçma gelse de bu somurtkanlık onlarda var.

Hop Verdik Fırına!

Hikayemizin kahramanı gizemli meyveyi deneyen keşişler Kaffa gibi enerji kattı mutlu oldum demek yerine “bu ne acı şey” diyerek kenara atıyorlar. Beğenmedikleri için ateşe atıyorlar, çöp kültürü gelişmemiş tabi. Ne gelirse hop ver fırına.

Bu medeniyetten hiçbir şey alamamış olacak ki Hitler, yaklaşık 1000 yıl sonra ne gelirse hop vermiş fırına. Keşişlerin bile gerisinde, insanlık dışı kalmış. Aradan bir 70 yıl sonra da canım ülkemin amcaları dolar nasıl artar diye hop vermiş ateşi.

Çöp atma kültürü bir medeniyet tabi, biraz entellektüel birikim de istiyor. Olmaz böyle saçma şey demeyin, sonra anneleriniz babalarınız tüm Almancı, gurbetçi akrabalarınıza rağmen avrupa’da bir tane çöp yok diyorlar. Tabi durum hep böyle değildi.

Fırın hikayemize dönecek olursak, ateşle buluşan gizemli meyvemizin kokusu keşişleri bile yumuşatmış olacak ki bunu “Tanrı Hediyesi” olarak görmüşler. Böylelikle kahve tohumunun ünü hızla yayılmış ve 1000’li yıllarda Yemen’de üretilmeye başlamış.

kahve tarihi fotoğrafçılığı

Ne gariptir ki İktisat temeli şöyle başlar: “İstekler sınırsız ve kaynaklar sınırlıdır.” Burada açıkça görüyoruz ki, keşiş falan da olsan hoşuna giden bir şeye hemen Tanrı’nın hediyesi damgasını vuruyorsun. Söz konusu Tanrı ve Hediye olduğu zaman hızla ünü yayılıyor ve üretim çarkları tamamen harekete geçiyor.

Aradan 700 sene sonra ise tarihler 1700’leri gösterdiğinde Adam Smith “Ekonomide ve doğal olaylarda bir düzen olduğunu ve bunun gözlem ve ahlâk hissi ile tespit edilebileceğini söyler.

Ahlak ve Ekonomi Üzerine Bir Takım Beyin Fırtına Fırfırları

Ahlak, Arapça “hulk”(huy) kelimesinin çoğulu olup huylar anlamına gelir. Yanlış ve doğrular hakkındaki bu tip kavram ve inançlar çoğunlukla bir kültür veya grup tarafında genelleştirilir ve kanunlaştırılır. Bu da genelde dini emir ve ahlak kavramını birbirine çorba etmiştir.

Bu kadar bilgiyi neden verdim. Bence keşişler tarafından “Tanrının Hediyesi” dedikleri his; dinsel bakışla ve ahlak arasındaki yerini buldukça, bugün ekonomik düzende en çok ticareti yapılan ürünün temelini oluşturuyor.

Yemen’den Osmanlı’ya

Aslında Yemen Osmanlı’ya kahveyi götürmüyor. Osmanlı Yemen’e doğru genişledikçe kahveyle tanışıyor. 1517’de kahveyle tanışan herkesin hayran kaldığı gibi Yemen Valisi Özdemir Paşa’da bu listeye katılıyor ve İstanbul’a götürüyor.

Saraya girince kısa sürece ilgiyi topluyor. Harem’de pişirme dersleri veriliyor, işi pişirmek adeta rekabete bile kısa süre içinde dönüşüyor.

Sarayda da ünü oldukça yayılıyor. 40 kişilik bir salonda ikram ile başlayan bu lezzet kısmını ilk öğrendiğimde “Bir Kahve ve de 40 yıl hatır” konusuyla bir bağlantısı olabileceğini düşündüm. Birazdan hikayesini anlatacağım, ki bana oldukça saçma geliyor.

40 Yıl Hatrı Var Abi! Hikayesi Bile Var

İstanbul’un yemiş iskelesinde kahve yapan ve sohbeti hoş, dinlemeyi de bilen bir kahveci… Her telden insan kahvecinin sohbetini dinlemeye, iki çift nasihatini almaya, derdini paylaşmaya gelir gidermiş. Günlerden bir gün bu kahvehaneye bir yeniçeri gelmiş. Kahveciye herkese kendinden kahve ikram etmesini fakat içeride yalnız başına oturan Rum gemi kaptanına vermemesini söylemiş. Kahveci de herkese yeniçerinin kahvesini ikram ettikten sonra 2 kahve yapıp Rum kaptanın yanına oturmuş. Yeniçeri hiddetle “Ona vermeyeceksin demedim mi?” Demiş. Kahveci de “bu senin değil benim ikramım” diyerek cevap vermiş. Rum kaptana dönen kahveci, kaptanla hem sohbet etmiş hem de kahve içmiş.

Aradan 40 yıl kadar geçmiş. Sisam Adası`nda büyükçe bir isyan çıkmış. Rumlar isyan etmiş. Bizim kahvehaneci de bir şekilde Rumların eline geçmiş. O zamanlarda Rumlar eline geçirdikleri esirleri pazarda satıyorlarmış. Kahveciyi de yaşlı bir adam satın almış ve ıssız bir yere götürmüş. Adamın kendini öldüreceğini sanan kahveci korkuyla yaşlı adama bakarken adam ona kendisinin 40 yıl önce bir kahve ikram ettiğini ve o kahvenin hatırını unutmadığını söyleyerek kahveciyi serbest bırakmış.

Bu bana biraz ateş başında, mum başında eskilerin hikayelerini hatırlatıyor. Bir gerçeklik payı da olsa soruyorum size, 40 yıl sonra hanginiz hatırlayacak beni. Diyelim hatırladınız da bu hikaye iyi bir tweet flood’u ile bile bu kadar ünlenir mi orasını bilemedim.

Gönül ister kahve; Sohbet bahane

Kahvehane ilk olarak 1550 yılında İstanbul’da açılıyor. İnsanların oturup konuştukları, fikir alışverişlerinde bulundukları bir yer haline kısa zamanda dönüşüyor.

Burada aklımda şöyle bir soru var. Buraya kadar her şey tamam ve güzel fakat bizim bu kahvehaneler nasıl oldu da 2020 yılında corona virüs ile mücadele kapsamındaki karantina yasaklarına rağmen gizlice açılıp okey oynanan bir yer haline evrildi. Bence bu bir sosyolojik tez konusu olmalı.

Venedik Yolculuğu

Aslında bu kahvenin tamamıyla Avrupa’ya yayılma yolculuğunun hikayesi değil. Yolculuğun bir sonraki adımı sadece.

Venedik’li tacirlerin kahve tohumunu Venedik’e götürmesiyle; İtalyanların günde 38 milyon bardak kahve tüketme aşkı adeta başlıyor. Öyle böyle bir sevda değil, hala “starbucks” ülkelerine adam akıllı bir giriş yapamadı. Milano’da inanılmaz bir yatırım yapsalar da buna starbucks demektense şunu söylemek daha mantıklı: Tourist Information

kahve tarihi sanatı

Bu arada bugün hala öğleden sonra İtalya’da kahvenize süt koyarsanız turist diye avlanırsınız ona göre. Rakı’yı pipetle içmek gibi. Ne? Saçmalamıyorum, Dalyan’da gördüm.

Deve Yemi Mi? Türk İçkisi Mi?

1683’teki Viyana Kuşatması sırasında, Osmanlılar arkalarında çuvallar dolusu yeşil kahve tohumu bıraktılar. Çünkü oldukça ağırlık yapıyor, zaten ordu büyük ve yorgun. Yavaşlamanın önüne geçmenin yolu da eşya azaltmak. Çuvallar dolusu yeşil kahve tohumu görseniz ne sanardınız? Viyanalılar ilk başlarda bunun “deve yemi” olduğunu düşündüler; ama kuşatma boyunca Türkler’i izleyen gizli ajanlar, bu tohumların gerçek öyküsünü bildikleri için, kısa sürede “Türk içkisi” içkisi olarak anmaya başladılar.

Girişimci bir Polonyalı bunlarla şehirdeki ilk kahvehaneyi açtı. Bu adam kim biliyor musunuz? Hani böyle boş dükkan gördüğünüzde “şuraya bunu açsan, ne tutar ha?” diyen kişiyi hatırlarsınız. Sonra biri gelir başka bir şey açar. Bu adam tam olarak o yenilikçi girişimci.

Kahve mi? Çay mı?

Kahveyi bizim Avrupa’ya götürdüğümüz ama aradan 500 yıl sonra sosyal medya testlerinde “kahve mi?” “çay mı?” sorusuna bizi düşürcek kadar büyük bir girişimin ilk adımı. “Çay bizim kültürümüz, kahve değil diyen olursa da ona şöyle diyebilirsiniz. “Çayı Çin’den ithal ettik, ve yaklaşık kahveden 300 sene sonra soframıza koyduk.

20. yüzyıla kadar çay nedir bilmezken, Atatürk’ün yüksek ithal fiyatlarına karşılık, vizyoner adımlarıyla bugün Karadeniz Bölgesi çay konusunda oldukça popüler.

Çay mı? Kahve mi? sorusuna en güzel cevabım: “Sanat Sevmek! Sanat Sevdiğini Göstermek

Avrupa Kahveyle Tanışıyor

1750 yılına dek, Batı Avrupa’nın büyük bir bölümü kahvehanelerle dolup taşmaya başlamış. Yazarların, bestecilerin ve aydın kesimin toplanma yeri olan kahvehanelerin müdavimleri arasında Voltaire, Balzac, Beethoven ve Mozart‘ı görmek mümkün. Düşünsenize şu an Fazıl Say kahve de iki sohbetin belini kırıyorsunuz. Gerçeklerse kafalarda kırılan okey tahtası. “Taş mı Çaldın Lan!

İçeceğin yayılması ile kahve ağacı yetiştiriciliği hızla büyümeye başlamış. 17. yüzyılın sonlarına doğru seralarda kahve ağacı yetiştirme denemeleri başarılı olmuş. Daha önce olan 13 adaşından sonra 14. Louis’e Paris’te hediye edilmiş. Bu tek ağaç milyonlarca dikilen kahve ağacının da atası olmuş.

“Tuz At Tuz!” Saçmalığı

Kadın haklarına çok önem veriliyormuş gibi damat adayı, geline karşı ne kadar sabırlı olacağı üzerine başlamış bir gelenek. Tamam tuzu bolca atın ama her tanesi kadın haklarını daha da yukarı çıkartsın. Yıllarca yapılan eşitsizliği kaldırmak için bir yerden başlamak gerek.

Kahvealtı oldu sana Kahvaltı

Kahve öncesi yemeği demek için kullanılan bir tabir. Kahve – altı. “-altı” şeklinde bir çok şeyin öncesi anlamında kullanımı oldukça yaygın. Her zamanki gibi zamanla evrile evrile günümüzdeki kahvaltı.

Yazının buralarına kadar geldiyseniz, teşekkür ediyorum. Kahveyi bilmem ama bu yazıyı buraya kadar okuduysanız 40 yıl hatırı var 🙂

You may also like

Yorum Bırak